
“Yaşlanmama” konusuna ilk ilgim herhalde bundan 20 yıl öncesine dayanıyordu. O zamanlar bilim insanları daha çok evrim, GDO, serbest radikaller gibi konuları konuşuyordu. Günlük alınması gereken antioksidanların, yaşlanmayı yavaşlattığı üzerine yüzbinlerce makale, moleküler çalışma söz konusudur mesela. Sonrasında genetiğin daha da ilerlemesi ile birlikte “telomerler” daha çok gündem olmaya başladı. Telomer tedavileri, telomer aşıları gibi bir çok “anti-aging” uygulamaları söz konusu oldu. Ve telomerler tam da bu popüleriteden dolayı “yaşlanmayı durdurma mekanizması, hedefi olarak” insanların aklında kaldı.
Ama gerçekten öyle miydi? Kısaca ve çok basitçe bazı açıklamalar yapmak istiyorum. Aslında telomer konusu şöyle bir başlangıçla başlıyor. Vücudumuzdaki tüm bölünen hücrelerin, kendini yenilerken bir “bölünme kapasitesi” var. Buna “Hayflik Limit” deniyor. Böyle denmesinin nedeni de 1960’lı yıllarda Amerikan Bilim İnsanı, Anatomist Leonard Hayflik’in hücre kültürleri üzerinde yaptığı bilimsel araştırmada, insan hücrelerinin ortalama 40 ila 60 sefer bölünebildiği, daha sonra bölünmeyi durdurup, yavaşça azalmaya başladığını ortaya koymasıyla başlıyor. Yani ortalama bir insan hücresi hayatı boyunca 50 defa bölünebiliyor. Bunun da nedenlerini araştırırken, bölünme sırasında kromozom denilen hücrenin DNA’larının kopyalanarak diğer hücreye aktarılması sırasında, kromozom uçlarında bulunan bir protein-DNA kompleksinin varlığını ve bu uzunca olan DNA diziliminin hücreler bölündükçe kısaldığını ve bu kısalmanın bir zaman sonra tamamen tükendiğini ve hücrelerin DNA’larının artık stabil kalamadığını buluyor. Ve buradan “acaba hücreler telomerlerden dolayı” mı ölüyor diye bir teori ortaya atıyor. Başından sonuna haksız bir teori değil elbette. Bir çok açıdan bilimsel olarak analiz edilebilir, tartışılabilir bir konu.
Tam olarak bu konuyu okuduğumda aklıma şu soru geldi. Telomerlerle ilgili bir yaşlanma sorusu geldiğinde de, bana o soruyu soran insanlara da aynı soruyu sordum. Beyin hücreleri ya da sinir hücrelerimiz yaşam boyunca bizlerle. Ayak parmağımızı kıpırdatmamızı sağlayan nöronlardan (ki vücudumuzun en büyük nöronları), babaannemizi hatırlamamızı sağlayan nöronlara kadar sinir sistemimizin tamamını oluşturan o devasa ağ ve beynimizdeki nöronlarımız “bölünemez” nitelikte. Düşünsenize, bir anı kaldı aklınızda ve o anıyı kodlayan nöronlarınız bölünmeye başladı.. O anının beyninizde kayıtlı kalabilmesi bu durumda asla mümkün olamaz.
Nöronlarımız, beynimizde bulunan kök hücre merkezlerinden yaşam boyunca üretilen ve gerekli beyin bölgesine zaman içerisinde taşınan, orada farklılaşan, orada kendine fonksiyon bulan bir yapıda. Yani nöronlar neredeyse ölümsüzler. Tıpkı kanser hücrelerinin de ölümsüz olması gibi. İkisi arasında çok büyük farklar var. Ve ikisinin de “yaşlanmama” mekanizması telomerler üzerinden değil. Yani telomer teorisinin benim aklımda ilk çöktüğü ya da anlamlandıramadığım yeri, beynimiz. Nöronlarımız.
Yaşlanma konusunda karşımıza iki terim çıkıyor: “Healthspan” ve “Lifespan”.. Healthspan aslında insan canlısının yaşam boyunca hastalıklarla mücadele etmeden, tüm fiziksel ve zihinsel aktivitelerini koruyarak, bu gezegende ne kadar zaman geçirdiği ile ilgili bir terim. Aslında hepimizin istediği tam olarak bu. Bir de “Lifespan” terimi var. O da “yaşam süresi” şeklinde Türkçe’mize çevrilebilir. Yani bir insanın 90 değil de, 190 yaşına kadar yaşayabilmesine imkan sağlayacak gelişmeler, teknolojiler, ilaçlar vs. İnsanlık, kendi tarihi boyunca bu konuda bir adım ileri gidememiş. Yani insan canlısının ömrü var olandan maksimum ömürlerden ileri taşınamamış. İçinizden bana karşı çıkanlar olacak muhtemelen. Örneğin, 1950’lerde Türkiye’de ortalama yaşam süresinin 50 olduğu düşünüldüğünde ve tüm Dünya’da ortalama yaşam süresi uzadığının varsayıldığı bir Dünya’da, “insan ömrü uzamıyor” demek çılgınlık gibi gelebilir ama gerçekten öyle. O veriler, yani uzadığını gösteren bilgi “healthspan” ile ilgili. Yani taa 1800’li yıllardaki bir insanı da, eğer salgın hastalıklardan koruyabilir, hastalandığında gerekli ilaç tedavilerini sağlayabilseydik o insanlar da 100’lü yaşlara kadar rahatça yaşayabilirdi. Kaldı ki geçmişte o yaşlara ulaşmış yüzbinlerce insan kaydı söz konusu. Yani aslında insanların yaşam süresi değil, sağlıklı kalabildikleri ve hastalıktan hayatlarını kaybetmedikleri süre uzuyor. Bu veriyi açıkça doğrulamak için Dünya’daki 95 yaşın üzerindeki insan sayısına bakmanız yeterli. Daha da ileri gidip 120 yaşında olan insan sayısına da bakabilirsiniz. Yani insanların “yaşam süresi” tüm ama tüm bu kadar bilimsel gelişmeye, var olan yüzbinlerce bilimsel araştırmaya ve uygulamaya rağmen, uzamamış.
Sabahtan beri çok hoşuma giden ve anlamlandırmak için biraz daha okumam gereken bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Kısaca anlatmam gerekirse, insan canlısının enerji metabolizmasını “mitokondri” dediğimiz bir organelimiz sağlıyor. Organel diyorum, çünkü evrimsel süreçte enerji bileşenleri üreten bir bakterinin hücre içine alınması ve zaman içerisinde entegrasyonuyla ilgili bir süreç. Yani mitokondrilerimiz aslında bir bakteri türünden zaman içerisinde evrimleşen organellerimiz. İşleri enerji üretmek. Bu yazıyı okurken örneğin, harcadığınız tüm enerjiyi mitokondrilerimize borçluyuz. Soluduğumuz oksijenle, tükettiğimiz gıdaları yakıp, oradan enerji elde eden bir şömine gibi düşünebilirsiniz kendisini.

Mitokondriler bu yakma işlemi sırasında “serbest radikal” dediğimiz, aslında her türlü biyolojik materyale yapışıp, onların kararlılıklarını bozan radikaller de üretiyor. Hani hep derler ya “soluduğumuz oksijen, aslında bizi öldürüyor” diye. İşte bu terimin asıl çıkış noktası mitokondilerimizin çalışma stili. Çılgınca serbest radikal üreten ve o sırada da deli gibi enerji üreten yapılar. Tam da bu nedenle mesela vücudumuzda “katalaz” diye bir enzim var. Bu enzim mitokondrilerden oluşturduğu serbest radikalleri temizleyen bir kapasitede. Ama ne kapasite. Vücudumuzun en hızlı çalışan enzimi katalaz. Kapasitesi ise saniyede tam 5.000.000 (beş milyon) molekül hidrojen peroksiti parçalamak. Hayal bile edemeyeceğimiz bir hızda çalışıyor. Yani aslında yaşlanma çalışmalarının gelecek odağında aslında hep bu mekanizmalar olmalı diye düşünüyorum.
Kaldı ki “antioksidanca zengin” beslenmek de tam olarak bu mekanizmaların daha iyi, daha verimli çalışmasına olanak sağlayacak güçte. Yani katalazlarımıza ya da antioksidan özellik gösteren enzimlerimize ne kadar destek olursak, “healthspan” dediğimiz kısmı o kadar uzatabiliyoruz yaşamımızda.
Ama son çalışmalar çok farklı bir şeyi söylüyor. İnsan canlısının dokularından mitokondrileri izole edip, sonra o mitokondrilerin sağlıklı olanlarını seçip, daha sonra o sağlıklı mitokondrileri insanlara tekrardan geri vermek ve hatta farklı mitokondrileri insanlara enjekte etmek ve bir adım ötede mitokondriyal yapılarda genetik değişimler yapıp, genetiği değiştirilmiş mitokondrileri insanlara vermek.. İşte bu aslında “rejuvenation” yani yaşlanmanın geri döndürülmesinde büyük bir çığır açabilecek güçte bir değişim. Bilim insanları tam olarak bunun üzerinde çalışmaya başlamışlar. Ve ismine de “mitoterapi” demişler. Muazzam bir gelişme bana kalırsa. Yüksek lisansımda farklı yaşlardaki insan beyinlerden mitokondriler izole edip, onlardaki proteom değişimlerine bakan biri olarak, bu gelişmeler geleceği tam olarak yakalayabileceğimiz bir nokta gibi geliyor bana.
Güzel bir Pazar günü geçirmenizi dilerim.
Mitokondriler hakkında yeni bilimsel makale



Bir Cevap Yazın